Eve Geri Dönüş
Bir akşam daha bitiyor, çalıştığım çalışmaya çalıştığım yeri kapayıp kendi kentime, kendi inşa edeceğim şahesere ve yıkımıma geri dönecektim. Şu hayatta benim en büyük bahaneme ve kurtarıcıma, belki beni çok azda olsa kurtarma ihtimali olan kurtarıcıma ve toplumla bir farkım olduğunu hissettiren bahaneme. Ama yolum karanlık, bir insanın 600 saniye içinde bu kadar karanlığı sığdırması büyük bir başarı sayılmalıydı. Her çıkışımda karşılaşıyorum onlarla, bana soru soruyorlar, sert sorular soruyorlar, isterseniz yer altı dünyasında beni yargılayacak yunan kralları veya ahiretteki sorgu melekleri veya saçımdan tutup beni tengri ile bir olmamı engelleyecek olan şeyler.
Bir merdivene oturuyorum, hep ben gittim onlara birazda onlar bana gelsin. Biri geldi bile, en zor soruyu sormaya başladı "ne yapacaksın?" çocukluğumdan, o olaydan beridir kendime sorduğum en büyük soru, ben bir kararlar silsilesi miyim yoksa başı olmayan sonuçlar silsilesi mi? Bütün ağlamalarım, bütün acılarım, bütün sevdiklerim benim kararım ım yoksa başsız bir sonucun ürünü mü? Ben karar verdim diye mi oldu bunlar yoksa bir kaçkınlığımın sonucu muydu bunlar? En büyük yoldaşım kulaklığı takıp müziği çalıyorum "akışla git" çalıyor, akışın ta kendisi olmuş gibiyim.
Ayağa kalkıp yürümeye başladım, 17 binlik bir serüveni tamamlayacak ve daha temiz düşünerek karamsarlık yapabileceğim bir yürüyüş, attığım her adımda sorgum daha da sertleşiyor ama bazen sorgu yerini bir araya bırakıyor, bütün bu siyahlık kendini renklere bırakıyor, sonrasına, her zaman iyi olabilecek diye düşündüğüm bir sonrasılığa. İçimde nedense hala bir umut vardı, bazen büyüme dediğimiz sürecin bunun ölüp kendimizden sonra geleceğe bu umutsuzlukları emanet etmek gibi olduğu düşünürüm. Bazı insanlar belki bu yüzden evlenmek istemez, kendi umutsuzlukları kendi lanetlerinin yayılmaması için. Yürüdükçe hep aynı renkte kalacak değiller, sorular gelmeye devam ediyor "ailemi yüz üstü mü bıraktım?" . Aileler hep evlatları için fedakarlık yaparken oğullar genelde dünyadaki bir taşı kazıp onların adlarını veya imalarını yazarlar, ahmedinoğlu mehmet, dünyanın bütün ateşine ve kaosunun karşısında durdu, bunları yendi ve kaydadeğer bir insan olmayı başardı, benim mehmed olmam önemli değil, ahmedoğlu mehmed olmam asıl mesele. Babamın bana amaçsızca yüklediği bu içi boş iki tonluk misyonu tamamladım ve yıldızları elinde tutma görevini de oğluma bahşedeceğim, bir mehmedoğlu hasan olması için.
Adımlarımı attıkça haddim olamayarak renkler geri dönüyor, bir sıcaklık geliyor, bir sarılma, birkaç sevgi sözcüğü ve siyaha geri dönüyorum, hele de en korkunçlarından "ben sıradan bir insan mıyım?" . Ben ya özel olduğuma dair büyük bir paranoyaya kapılmışsam? Yazarın dediği gibi "Peki ya ben büyük bir ahmakmışsam ve haberim yoksa?" Hep zeki olmama dair zannına düştüğüm şey sadece bazı insanlardan bir adım daha temiz, ayrıntılı ve teknik açıdan konuşmalı düşünme kabiliyetim ise? Ya ben koca bir eline iğne almamış terzi isem? "Saçmalık, barbarlar olsa bile Roma'dan çok uzaktalar, bu uyumlu bağırış sesi onlara ait değil, evimize yakın yeni bir zevk evi kurulmuş oradan geliyor" Ama o barbara şehrin kapısının şifresi nasıl ulaşmıştı, o boş duvarların arasında yürüdükçe ve her adımda kapıdaki koçbaşı sesi şiddetlendikçe aklıma başka bir soru geliyor "benim elimde değiştirebilecek bir şeyim var mı?" yani insanın kendi içindeki değişim kolay mıdır? "Kilo verirsen, saç ektirirsen, işini gücünü elinde tutarsan, hele hele direksiyonunu eline alırsan mümkün. Hele birde bir kız bulup evlendimi, dünyada belki de dünyayı yakanlar dışında en kaydadeğer şeyi yapmış olursun, aile kurmayı." Değişim o kadar kolay mı, yani bunlar olunca insan kendisini daha tatminkar bir yerde mi izliyor yoksa dibinde, kendisinden mi kaçıyor. Eğer kaçmak gibi bir olay yoksa insanın özü neydi? İçerde seni bekleyen bir başka sen, zevklerin ve arzuların, aslen senin en büyük yargıcın sana koçbaşı son darbesini vurup romanın kapıları açılmadan şunu soruyor "Yine bizi doyuramadın değil mi? Karnın şiş, kafan şiş ama burası yine bomboş. Yine beceremedin değil mi?" Romanın kapıları kırılır, kendi başarısızlıklarıma geri dönerim, içimden herkese özür dilerim ve belki yürürken gördüğüm cesetlerden belki büyük kaçışımı, belki en büyük telafimi görürüm. Buna yeterince cesaretim yok elbette, yoksa zaten onlardan biri olur bir hafta sonra unutulur giderim bu altı cesetler, acı ve pişmanlıklarla dolu diyardan. Ama her cesede baktığımda hatırlarım ki biri öldüğü zaman başka biri bir kısım idareyi ele almak zorundadır ve halletmesi lazım gelen ilk şey dışarıdaki barbarlardır. Zamanı gelirken Roma'ya özürlerini dile, yarın özür dileyecek kimsen kalmayacak ve elinde bir kılıçla barbar kılığı almış krallara karşı savaşacaksın.
Yorumlar
Yorum Gönder